İşte son zamanlarda yapılan fizik çalışmaları ve kuantum dünyasındaki gelişmeler tam olarak bu düşünceyi yerle bir ediyor olabilir. Yani anlayacağınız, dışarıda hepimizden bağımsız, tek ve ortak bir gerçeklik olmayabilir. Hatta sizin gördüğünüz dünya ile yanınızdaki insanın gördüğü dünya tamamen aynı olmak zorunda bile değil.

Nasıl mı? Gelin bu kafa karıştırıcı durumu adım adım, çok da detaya ve karmaşaya boğulmadan birlikte inceleyelim.

Kutu İçindeki Kedi ve İkizler Deneyi

Şöyle bir senaryo hayal edelim. Bir ikiziniz var ve bu ikiziniz bir kuantum laboratuvarında, kapalı bir odada tek bir fotonun ölçümünü yapıyor.

İçerideki ikiziniz fotona baktığı, yani ölçüm yaptığı an, kuantum dünyasındaki o meşhur dalga fonksiyonu çöküyor. Foton dalga olmayı bırakıp bir parçacığa dönüşüyor. İkiziniz için olay bitmiştir; evrenin o küçük noktası onun açısından %100 kesinleşmiştir.

Peki ya kapının dışında bekleyen sizin için durum ne?

Siz dışarıda durduğunuz sürece, o odada ne olup bittiğini görmüyorsunuz. Yani içerideki ikiziniz kendi dünyasında durumu kesinleştirmiş olsa bile, sizin açınızdan içerisi halen daha belirsizlikle dolu. Tıpkı Schrödinger'in meşhur kedi deneyindeki gibi; kedi sizin için hem canlı hem ölü durumunda kalmaya devam ediyor.

İşte tam bu noktada insan düşünmeden edemiyor: Gerçeklik dediğimiz şey aslında kişiye özel, kişiden kişiye değişen bir şey olabilir mi?

Işığı İkiye Kesersek Ne Olur?

Konu sadece kutu içindeki ikizimizle de sınırlı değil. Yakın zamanda Oslo ve Paris gibi yerlerdeki bilim insanlarının ortaya attığı akıl almaz düşünce deneyleri var.

Mesela uzayda süzülen tek bir ışık parçacığını, yani bir fotonu hayal edin. Tam bu foton geçerken, önüne inanılmaz hızlı kapanan hayali bir giyotin koyduğumuzu ve fotonu tam ortasından pürüzsüzce ikiye kestiğimizi düşünelim.

Klasik mantık bize ne der? Giyotin kapandıktan sonra orada ya yarım bir foton kalır ya da hiçbir şey kalmaz, değil mi? Ama kuantum matematiği hiç de öyle demiyor.

  • Giyotinin tam önünde duran gözlemci için: Sistem çöküyor ve tek bir foton olarak görünüyor.

  • Tüm bu sisteme dışarıdan bakan biri için: Yapılan hesaplamalar orada aynı anda hem sıfır hem de sonsuz sayıda foton olabileceğini gösteriyor.

Yani işin özü şu: Bir şeyin ne olduğu, sizin o şeye nereden ve hangi perspektiften baktığınıza göre tamamen kimlik değiştiriyor.

Herkes Kendi Filminde Başrol

Bu durumu günlük hayattan basit bir örnekle kafamızda canlandırmaya çalışalım.

Bir kadının kafeden tam çıkacakken eski bir arkadaşını görüp sadece "Merhaba" dediği küçücük bir an düşünün. Bu an aslında tek bir an değildir. Kamera açısını kadının gözüne koyarsanız başka bir hikaye izlersiniz, erkeğin gözüne koyarsanız bambaşka bir hikaye izlersiniz. İkisi de aynı ana bakar, aynı olayı yaşar ama gördükleri ve hissettikleri dünyalar tamamen farklıdır.

Kuantum fiziği de bize yavaş yavaş bunu fısıldıyor: Bir şeyi ölçmüş olmanız, onun tüm evren için mutlak ve değişmez bir olay olduğu anlamına gelmeyebilir. Bir ölçüm yapıldığında evrensel ve herkesi kapsayan tek bir gerçeklik oluşmuyor. Herkes kendi bakış açısından izlediği ayrı bir filmin içine hapsoluyor.

Dünya Nasıl Halen Çökmüyor ve Kaos Çıkmıyor?

Eğer durum gerçekten böyleyse, yani herkes kendi özel dünyasında ve kendi filminde yaşıyorsa, neden dünya bir kaos yerine dönmüyor? Nasıl oluyor da uçaklar uçmaya, telefonlar çalışmaya, bizler aynı masada oturup çay içmeye devam edebiliyoruz?

Makalelerin ve bilim insanlarının buna getirdiği açıklama oldukça büyüleyici: Biz aslında aynı dünyayı izlemiyoruz, sadece birbirimizle iletişim kurabildiğimiz için aynı şeyi izlediğimizi sanıyoruz.

Siz kapının dışında olduğunuz sürece, içerideki insanın gördüğü gerçeklik sizin evreninizde henüz yaşanmış bir olay bile değildir. Ne zaman ki o kapı açılır, ne zaman ki o insanla konuşmaya ve iletişim kurmaya başlarsınız, işte o an iki ayrı film birbiriyle senkronize olmaya başlar.

Evren bize tam bir kural kesme özgürlüğü vermiyor. Herkes kendi filmini izliyor belki ama bu filmler birbiriyle konuştuğumuz anda birleşiyor ve birbirinin kurgusunu bozmayacak şekilde hizalanıyor.

Birbirimizin Zihnine Asla Dokunamıyoruz

İşin en rahatsız edici ve felsefi kısmına geldik sanırım.

Gerçekte ben sizin zihninize veya bilincinize hiçbir zaman doğrudan erişemiyorum. Siz bana ne yaşadığınızı anlattığınızda ya da bir tepki verdiğinizde, ben sadece sizden bana ulaşan fiziksel sinyalleri algılıyorum. Siz gerçekten o an ne yaşadınız, bunu asla %100 bilemiyorum.

Belki de sırf bu yüzden aynı dünyada yaşadığımızı düşünüyoruz. Çünkü birbirimizin gerçekte ne hissettiğine veya ne gördüğüne değil, sadece birbirimize verdiğimiz tepkilere erişebiliyoruz.

Sonuç Yerine

Uzun lafın kısası; belki de evren, Einstein'ın zamanında inandığı gibi biz baksak da bakmasak da orada duran devasa, nesnel bir saat mekanizması değil. Belki de evren, sadece biz gözlemcilerin birbiriyle kurduğu diyalogdan ve iletişimden doğan ortak bir uyumdan ibaret.

Hepimizin üzerinde uzlaştığı tek, mutlak ve değişmez bir doğru olmayabilir. Tam da bu yüzden, belki de yapmamız gereken en önemli şey birbirimizi gerçekten dinlemek, anlamaya çalışmak ve iletişim kurmaktan asla korkmamaktır. Çünkü gerçeklik dediğimiz o büyük resim, ancak biz bir araya gelip konuştuğumuzda şekil alıyor.