İnsan doğar, büyür ve bu dünyada kendi yolunu bulmaya çalışır. Aslında binlerce yıl önce taş tabletlere kazınmış o kocaman Gılgamış Destanı, bugün gözlerini hayata yeni açan, yetişkinliğin eşiğindeki gencecik bir insanın attığı ilk adımlardan hiç ama hiç farklı değil. Hepimiz kendi hikâyemizin kahramanı olarak hayata başlıyoruz ve Jung’un o meşhur arketipleri, bu yolculukta aslında her birimizin içinden geçtiği aşamaları anlatıyor.
Hayatın hemen başında, gençliğin ve ilk yetişkinliğin o heyecanlı günlerinde insan tıpkı destanın başındaki Gılgamış gibidir. İçinde bitmek bilmeyen bir enerji, dünyayı fethedebileceğine dair kırılmaz bir özgüven ve hafiften bir kibir vardır. Kendimizi ölümsüz, yenilmez ve her şeyi başarabilir sanırız. Bu, hayata yeni adım atan ham egonun durumudur. Henüz sınırlarımızı, eksiklerimizi veya hayatın gerçek sertliğini bilmeyiz; sadece isteriz ve kendi merkezimizde yaşarız.
Fakat hayat ilerledikçe, o tek kişilik krallığımızın içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissetmeye başlarız. İşte tam bu noktada karşımıza hayatın o ilk büyük dersi çıkar: Kendi öteki yüzümüzle, Jung’un deyimiyle Gölge’mizle karşılaşmak. Destanda Gılgamış’ın karşısına çıkan vahşi adam Enkidu gibi, günümüz insanı da hayatın içinde kendi zıddıyla, bastırdığı duygularıyla, kusurlarıyla ve zayıflıklarıyla yüzleşir. Bir işte ilk kez başarısız olmak, bir ilişkide yetersiz kalmak ya da kendi karanlık taraflarımızı görmek gibi... Hayata yeni başlayan insan, kendinden tamamen farklı gördüğü bu durumlarla önce kavgaya tutuşur. Ama ne zaman ki kendi eksikliklerini ve zayıflıklarını kabullenip onları kucaklar, işte o zaman ilk gerçek olgunlaşma adımı atılmış olur. Artık yalnız değilizdir; kendi iç dünyamızla bütünleşmeye başlamışızdır.
Ancak hayatın asıl büyük kırılması, o ilk ağır kayıpla veya büyük hayal kırıklığıyla gelir. Gılgamış’ın can dostu Enkidu’yu kaybetmesi gibi, günümüzün genç insanı da bir noktada çocuksu masumiyetini, hayallerini ya da bir yakınını kaybeder. "Bana bir şey olmaz" diyen o genç zihin, bir anda hayatın soğuk ve katı gerçekliğiyle yüz yüze kalır. Yaşanan bu kırılma, insanın kendi içine çekildiği, hayatı ve varoluşunu sorguladığı o karanlık döneme işaret eder. Bu acı, insanı sarsar ama aynı zamanda uykudan da uyandırır.
Bu darbeden sonra insan, hayatta kalıcı bir anlam arayışına girer. Tıpkı Gılgamış’ın ölümsüzlük otunun peşine düşmesi gibi, hayata yeni atılan insan da kendini kanıtlamak, bir başarı elde etmek, adını duyurmak ve bir nevi kendi ölümsüzlüğünü yaratmak için çabalar durur. Kariyerler inşa etmeye çalışırız, unvanlar peşinde koşarız. Fakat hayat bize tıpkı o destandaki yılan gibi, bazen en çok güvendiğimiz planları bir anda elimizden alarak sürprizler yapar. Çabalarımızın boşa gittiğini hissettiğimiz anlar olur.
En sonunda, bütün bu iniş çıkışların, başarıların ve kayıpların ardından insan kendi evine, kendi iç merkezine geri döner. Gılgamış’ın Uruk surlarına bakıp kendi sınırlarını kabul etmesi gibi, günümüz insanı da olgunlaştıkça hayatta her şeyi kontrol edemeyeceğini, sonsuza kadar yaşayamayacağını ama bıraktığı güzel izlerle, kurduğu bağlarla ve ulaştığı bilgelikle anlam bulacağını anlar.
Yani aslında Gılgamış Destanı, uzak geçmişte kalmış bir masal değil; bugün hayata yeni başlayan, büyümeye çalışan, acı çeken, olgunlaşan her tekil insanın adım adım yürüdüğü o ezeli ve ebedi içsel yolculuğun ta kendisidir.